Ekim 02, 2016

Babamız Bizi Sevmedi Çirkiniz

Son zamanlarda ne popüler oldu değil mi memlekete dönüş? Büyük şehirlerden darlanan insanlar ailesinin yaşadığı küçük şehirlere dönmeyi istiyor. Ve bunu öylesine değil, gerçekten planlıyor, hayal ediyor, deniyor. “Hadi, gel köyümüze geri dönelim” demeye başladı herkes İstiklal’de, Kızılay’da, Kadıköy’de içip içip... Eskiden böyle miydi? Değildi.

Belki köyümüze değil ama daha küçük, daha samimi mahalleleri olan memleketlerimize gitmek ve ailemizle zaman geçirebileceğimiz hayatların özlemini çekiyoruz. Artık metrobüste fordlanmak, iş dönüşü trafiğinde saatler geçirmek, kazandığımız paranın en az yarısını kiraya ve faturalara yatırmak istemiyoruz. Ailemizden bu kadar uzak kalmak, onlarla ayrı dünyaların insanları olmak istemiyoruz. Daha az kazanalım ama kafamız rahat, bedenimiz daha az yorgun olsun; boş zamanlarımız olsun ve o zamanları bir şey okumak, bir şey üretmek, belki yan gelip yatmak ya da spor yapmak için kullanalım istiyoruz.

Çok şey mi istiyoruz, hocam?

Bıktık. Kelimenin tam anlamıyla bıktık. Bizim yaşımız geldi diye böyle istiyoruz, herkes bu yaşlarda böyle ister sanıyordum bir ara (yaş 27) ama internette dönen köye dönme haberleriyle birlikte bunun çağın bir yönelimi olduğunu fark ettim. Ne oldu bilmiyorum tam olarak eskisinden farklı olarak. Yine de yönelim ortada. Yarı şaka yarı gerçek; herkes maruz kalmıştır ya da yapmıştır herhalde bu muhabbeti.

Peki, sonunda ne oluyor? Dönebiliyor muyuz köyümüze?

Yo.

O işler öyle kolay değil, tatlı kız. Tam diyoruz ki, “Her şeyi ayarladım. Bekle beni küçük şehir hayatı!” Dannnn! Cevap gecikmiyor ve bir çocukluk şarkımızın daha ne büyük bir yalan olduğunu anlıyoruz.

“Gitmeseeek dee görmeseeek deee
O köööy bizim kö-yü-müüüz-düüür
La la la laaa laaaa”

Yo, tatlım. O köy, baştan beri hiç bizim olmamıştır aslında. Köyün sahibi de sakini de bellidir. (Köy derken kastettiğim, gerçek anlamıyla köy değil tabii. Köy, kasaba, şehir, büyükşehir... Ailemizin yaşadığı, bizi biraz olsun dingin hayat hayallerine sürükleyen o yeri kastediyorum.) Neden böyle kalabalık bir kitle olarak kaçmak istedik İstanbul, Ankara’dan bilmiyorum gerçekten. Ne olursa olsun güvenecek bir yer mi aradık bizi yoran ülke siyasetinden ve gittikçe muhafazakarlaşan toplumdan kaçmak için? Sürekli artan kiralar ve artmayan maaşlar karşısında bedensel ve zihinsel yorgunluğumuzu biraz olsun atmak için ‘bildiğimiz bir yerlere’ gidesimiz ve ana-babamızın dizine başımızı koyasımız mı geldi? Yoksa kalbimiz mi kırık biraz sürekli dışlanmaktan ve güçlü kalmaya çalışmaktan? Birçok arkadaşımızın gerek şimdi gerekse ileride yalnız kalmak istemediği için evlenme yöntemini denediğini biliyoruz. Bunun işe yararlılığını tartışmak gibi bir niyetim yok şimdi. Ama evlenenlerin büyük bölümünün bu amaçla evlendiğini biliyoruz, değil mi?  İşte, diğer evlenmek istemeyen (şimdilik ya da asla) kitle biraz olsun dinlenmeye ve yalnız olmadığını/olmayacağını bilmek istiyor bir süreliğine de olsa. Memleketine dönmeyi istiyor. Öyle gibi sanki. Ben de bu kitleye dahil biri olarak, yine de bilmiyorum bu isteğimin sebebini.

Her neyse, peki sonra?

O pembiş hayaller yavaş yavaş bozulmaya başlıyor. Çünkü memleketimize dönünce nasıl bir çıban gibi herkesi rahatsız ettiğimizi anlamaya başlıyoruz. (Direkt biricik özne gibi yazmak istemiyorum bu kısımları. Çünkü duyduğum, dinlediğim hikayeler de bu anlattıklarımı destekliyor.) Bulunduğu deriyi geren, beslendiği kişiyi de rahatsız eden bir çıban gibi hissetmeye başlıyor insan, huzur bulayım diye gittiği o ‘küçük’ yerde. Herkesle mutlu mesut bir hayat hayalleri kurarken, herkesin aslında ona nasıl da sadece uzakta yaşadığı sürece onay verdiğini fark ediyor. Uzaktayken “Tamam, anladık, sen de böyle bi insansın.” “Hak hukuk bi şeyler kovalıyosun. Çok güzel.” “Biseksüel olabilirsin, öyleysen, öylesindir. Ne diyebiliriz?” diyenler işler değişip de birlikte yaşama fikri ortaya atılınca bir kımıl kımıl olmaya başlıyor. “Yani, tabi senin giyimine kimse karışamaz AMA bu şorta bizim muhit alışık değil.” “İstanbul’da istersen sabaha kadar kal, bi şey olmaz AMA burda kızların çok geç kalmasına kimse alışık değil.” “Bence sen burda yapamazsın.” Bu senin yanında huzur bulmak için geldiğin kişilerin seni çok da kırmadan “Git” deme şeklidir.

“Git, çünkü senin yanında olmak ve sana destek olmak beni yoracak.” “Git çünkü elalem ne der sen burda hak hukuk peşinde koşarsan?” Evin içinde, sokakta, otobüste uzaylı görmüş gibi bakmaya başlar sonra sözüm ona rahat edeceğin yerdekiler. Başta küçük bir dikkat çekme çabası sandıkları LGBTİ+ ya da feminizm muhabbetleri, kendilerine yönelince “eeh yeter be” diyiverirler. İlk zamanlar sana nezaketen “afedersin ibne”, “kız gibi, ama anlıyosun ne demek istediğimi” gibi laflar edip lütfettiklerini sanır. O işlerin senin için öyle yürümediğini, meselenin böyle basit olmadığını anlayınca tavırlarıyla “amaan nerden geldi bu huzurumuzu bozdu” diyiverirler. Belki bi yerden sonra açık açık bile derler. Hiç belli olmaz.

Marjinalleştirilir ve komşularla takılıp kısır yapmak istediğin o yerden dışlanırsın. “Oh memleket bee” diyerek geldiğin yerde ne kadar da yabancı olduğunu hissedersin. O çok özlemini duyduğun yer ile bağlantı kurmak istediğin her an ağzına vurulduğunu fark edersin. Bazen paranoyak varsayılırsın. Bazen “sen de iyice dellendin” derler. Ama en sonunda; tam bir haymatlos hissiyle kalıverirsin ortada.

Tarkan’dan “Başkası olma kendin ol böyle çok daha güzelsin ya gel bana sahici sahici ya da anca gidersin”i dinleyerek geldiğin yollardan “babamız bizi sevmedi, çirkiniz, çirkiniz” dinleyerek geri dönersin.

Mayıs 05, 2016

Katlanamamak ve diğerleri

Bazen sığınamamış gibi hissediyorum. Saçlarımdan başlayıp ayaklarıma giden bi his. Ne sevişim ne sevmeyişim sığıyor hayatıma. Ay ne duygusallık? Sevmelerin bi önemi var gibi değil mi? Sevme neye yarar tek eşlilik, tek sekslilik ve diğerlerinin önemi varken? Sanki yalanmış gibi hislerim. Hissettiklerim normlara uymadıkça yokmuş gibi.

Yok mu benim hislerim?

"No! Onla yattın dün ya da az önce. Şu an beni sevemezsim!", "Aman Tanrım, nasıl katlanıcam buna, onla nasıl öpüşür/bakışır/sevişirsin?" SIÇAYIM!

Lan! Sevgimi nasıl yok saydın? Tertemiz. Yıllarca. Günlerce. Ah be! İnsanın hissi hep yok sayılır da bir tuhaf olmaz mı? Bir tuhaf oldum. Kimseyle irtibata geçesim yok. Derdoluktan değil. İrtibata geçtiklerimin derdoluğundan. Hem kendinizi hem beni yaktınız. Ne güzel sever sevilirdik. Bok ettiniz sevgili flörtlerim. Bence kendi hislerinizi de yok saydığınızdan. Ben sizin duygularınızı yok saydım diye kendinizi avutup beni silmeye çalışırken. Yazık oldu be canım. Benden, senden çok nasıl da alıştığın hislere kapıldın bi düşünsene.

Kiminin sesini uzaktan da olsa dinlemeye, kiminin uzaktan da olsa gülüşüne tanık olmaya mecbur kaldım. NEDEN? Çünkü onla nasıl flört eder, öpüşür, sevişirim? Seni gidi hiç çaktırmadan  saman altından su yürütücü, seni gidi gizliden kalp kırıcı, seni gidi olamaz dediklerini yapıcı. Ah ne kızgınım ama alıştım ve alışma halime ayrı hızdım.

Şubat 11, 2016

BABACIĞIM - SYLVIA PLATH























Yapma, artık yapma
Nefes alıp aksırmaya
Zor cesaret ederek, otuz yıl boyunca
Zavallı ve solgun bir ayak gibi
İçinde yaşadığım kara kundura.

Babacığım, seni öldürmüş olmalıydım.
Ben fırsat bulamadan sen öldün-
Mermer gibi ağır, bir torba dolusu Tanrı,
Tek bir gri tırnaklı iğrenç heykel
Fok balığı gibi devasaydın

Ve tuhaf Anlantik’te bir baş
Güzelim Nauset suları açıklarında
Maviyle yeşil renginin karıştığı yerde.
Sen iyileşesin diye dua ederdim.
Ach, du.

Alman dilinde, bitmek bilmez savaşların
Silindiri altında yerle bir edilmiş
Bir Polonya kasabasında.
Ama adını her yerde duyabileceğin bir kasaba.
Polonyalı arkadaşım

Onlarcası olduğunu söylüyor.
Bu yüden ayak bastığın, kök saldığın
Hiçbir yeri söyleyemem sana.
Hiç konuşmadım seninle.
Damağıma yapışıp kaldı dilim.

Dikenli tellere takılıp kaldı.
Ich, ich, ich, ich,
Pek zor konuşurdum.
Her Almanı sen sanırdım
Ve o edepsiz dilin

Bir lokomotif Yahudi’yi götürür gibi
Çuf çuf alıp götürürdü beni.
Dachau’ya Auschwitz’e, Belsen’e giden bir Yahudi.
Yahudi gibi konuşmaya başladım.
Bence iyi bir Yahudi olabilirim.

Tyrol'ün karı, Viyana’nın temiz birası bile
Öyle saf ve hakiki değil.
Benim çingene analarım ve tuhaf talihimle
Ve tarot kartlarım ve tarot kartlarımla
Biraz olsun Yahudi olabilirim.

Senden her zaman korktum,
Ludtwaffe’ndan, anlaşılmaz laflarından.
Ve o düzgün bıyığından
Ve o masmavi parlayan ari gözlerinden.
Seni gidi tankçı-

Tanrı değil, bir gamalı haç seni
Öyle karasın ki hiç ışık sızamaz içeri.
Her kadın bir Faşist’e hayran
Yüzüne yer tekmeyi, hayvan,
Senin gibi bir hayvanınkine benzer kalbi.

Tam karatahtanın önünde duruyorsun, babacığım,
Bendeki fotoğrafında,
Ayağın yerine çenende bir yarık var
Bu seni daha az hayvan yapmıyor, hayır
Şu küçücük kan kırmızısı kalbimi

Isırıp da ikiye bölen adamdan daha az kötü değilsin.
Seni gömdüklerinde on yaşımdaydım.
Ölmeye ve yine, yine, yine sana
Dönmeye çalıştığımda yirmi.
Kemiklerim bile yeter sandım.

Ama beni çıkardılar kefenden
Ve tutkalla birleştirdiler tekrar.
Ve işte o zaman anladım yapmam gerekeni.
Bir benerini yaptım ellerimle
Siyah giymiş bir adam, Meinkampf bakışlı

Ve tam bir işkence aşığı.
Ve sonra dedim ki, işte bu.
Yani babacığım, sonunda işim bitti.
Kara telefon kökünden kesildi.
İçinden sesler geçemez oldu.

Bir adamı öldürsem, ikinciyi de öldürmüş olurdum
Sen olduğunu iddia eden ve
Yıllar boyu kanımı içen vampire,
Tastamam yedi yıl boyunca.
Babacığım, şimdi uzanabilirsin.

Şişka, kara kalbine saplanmış bir kazık var
Ve köylüler seni asla sevmedi.
Üzerinde dans edip seni eziyorlar.
Sen olduğunu her zaman biliyorlardı.

Babacığım, babacığım, adi herif, hepsi bu.

Çeviren: H. Gizem Taş 
Kaynak: http://www.kafekultur.com/urun/283/dunyanin-en-guzel-100-siiri

Aralık 06, 2015

Kavafis - İthaka

İthaka’ya doğru yola çıktığın zaman,
Uzun bir yolculuk olmasını dile,
Macera dolu, keşif dolu olmasını.
Ne Lestrigonlardan ne Kikloplardan
Ne de öfkeli Poseidon’dan kork.
Bunların hiçbiri çıkmayacak karşına
Sen hayallerinden vazgeçmedikçe,
Küçücük bir şey bile
Heyecanlandırdıkça tüm benliğini.
Ne Lestrigonlardan ne Kikloplardan
Ne de öfkeli Poseidon’dan kork.
Bunların hiçbiriyle karşılaşmayacaksın
Onlara ruhunda yer açmadıkça,
Kendi ruhun karşına dikmedikçe onları.

Uzun bir yolculuk olmasını dile,
Nice yaz sabahların olmasını,
Benzersiz bir zevk ve neşeyle,
Hiç bilmediğin limanlara vardığın;
Fenike çarşılarına uğramayı
Güzel şeyler almak için
Sedef ve mercan, kehribar ve abanoz,
Her türlü yürek hoplatan parfüm—
Al alabildiğin kadar yürek hoplatan parfümlerden;
Ve çok sayıda Mısır şehrini gezmeyi
Bilgelerden toplamak için tüm bildiklerini.
İthaka’yı sakın çıkarma aklından.
Oraya varmaktır senin asıl kaderin.
Yine de tadını çıkar yolculuğunun.
Bırak yıllar boyu sürsün, daha iyi,
Koca bir adam olarak var adaya,
Yolda edindiklerin olur zenginliğin,
İthaka’nın seni zengin etmesini beklemeden.

İthaka sundu sana bu güzel yolculuğu.
O olmadan düşemezdin yollara.
Artık sana verecek hiçbir şeyi kalmadı.

Yoksulluğunu görürsen sanma ki aldandın.
Yolda yaşadıkların öyle bilgeleştirir seni
Sonunda sen de anlarsın İthaka’nın ne anlama geldiğini.

Çeviren: H. Gizem Taş
Kaynak: http://www.kafekultur.com/urun/283/dunyanin-en-guzel-100-siiri


Ekim 10, 2015

Öldürenin kim olduğuna dair

Yaz bitti, katiller öldürmeye doymadı. Gün aşırı ölüm haberleri alıp kendi alenen dokunulmayan hayatımı yaşamaya devam ediyorum. Ne yapacağımı bilmez halde, bencilce ve korkakça haberleri okumaya devam ediyorum. Partici olmayan ve politik bulduğum bir kişi olarak ben olabildiğince tarafsız halde olanları az çok takip edip anlamaya çalışıyorum.

Bir kesim var ki katilin kim olduğunu bu satırları okuyan hemen herkesin tahmin edeceği şekilde devlet olarak biliyor. Bundan eminler. Açıkçası ben de bu kesim içindeyim. Emin olmam için tabi ki devletten biri gelip "evet, biz yaptık." demedi ama eminim yaptığım çıkarımlar ve minimal olarak da olsa devletin nasıl bi şey olduğu bilgime dayanarak.

Bir başka kesim bunların HDP'nin de bilgisi dahilinde olduğu görüşünde. Bunlar daha ulusalcı tipler. PKK'yle birlik eden bir partinin çıkarı için böyle şeyler yapabileceğini düşünüyorlar. Kendi adıma bunun gizli kürt düşmanlığı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu kişiler genellikle (evet, genelleme yapmayı sevmem. ama sevmediğim çok şeyi yaparım) "benim de iyi kürt arkadaşlarım var" derecesinde kürt hareketini savunan ama PKK'yi düşman gören kişiler.

Aslında her türlü silahlı mücadeleyi sevmeyen biri olarak bu konuda çok genelleme yapamıyorum. Maziden ve günümüzden öyle silahlı olaylar var ki iyi ki varlar.

Bir de çok bahsetmeye değmez bulduğum alenen ve gururla faşist olan bir grup var. Beyinlerini çalıştırmaya zahmet etmeyecek kadar kötü olduklarını düşünüyorum bunların.

Ama her şeyden öte canımı sıkan bir kitle var ki onlar da ellerinde her türlü imkan olup 10 dakika ne olduğuna kafa yormadan yorum yapma cesaretinde bulunanlar. Herhangi bir kafa çalıştırma eyleminde bulunmaksızın, orada burada "ben artık herkesten her şeyi bekliyorum yaaa" diyip, olaylara tepki olarak "sikeyim böyle ülkeyi" sığlığında konuşanlar.

Allah'ın yokluğundan varlığından, çalıştığı sistemin normal olup olmadığından, bir insana hissettiklerinden, neyle ne kadar baş edeceklerinden, savaş çıksa ne yapacaklarından, bundan 10 yıl sonrasını az çok tahmin edebileceklerinden emin olup bu olaylara karşı "valla, ben kimseye güvenmiyorum artık" diyenler. Buradaki 'artık' kelimesi çok tartışmaya açık bir konu. Ne zamandır kime güvenebileceğini sorguladın da artık güvenemiyorsun? İnsanların alenen yönlendirmesi dışında -şuursuzca yönlendiriliyor olma olasılığımı göz önünde bulundurarak ılımlı konuşuyorum- ne zaman hareket ettin de artık güvenemiyorsun? Geziyle beraber haber okumak popüler oldu diye ayda yılda bir haber okuyup (o da hangi kaynaktan belli değil) ne ara fikir sahibi oldun da fikir beyan ediyorsun?

Bu memleketin vatandaşı fikir beyan etmeye doyamadı sevgili arkadaşlarım. Fikir beyan etmezse ölecek hastalığına tutulduk. Bildiğimizin 10 katı fikir beyan etmezsek başımıza bi şey gelmez. Rahat rahat susmayı bir öğrenelim artık. Rica ederek bitiriyorum aylar sonra ilk yazdığım yazımı.

Temmuz 09, 2015

Uyanmak



Hiç düşünmeden çekip gitmek, ilk uçağa binip uzaklaşmak istemişti hep.

Yapamadı... Sonunda hiçbir yere gidemedi. Ne gerçek oldu istekleri ne de puf diye uçup gitti. Aslında umutsuz sayılabilirdi. 20'li yaşlarını düşündüğünde o zaman aklından geçen tüm hayallerini dün gibi hatırlıyordu. Neler neler yaşamış olacaktı yarım asırlık koca bir kadın olduğunda. Her şeyden önce çok şehir, çok ülke gezecekti. O zamanların heyecanını duydu içinde. Bir an için pırrr (!) diye uçuşuverdi sanki kalbi.

‘Biipp biip biiip’

Bu sesle çamaşır makinesi, işini bitirdiğini haber veriyordu.

Bir anda öyle donuklaştı ki kadın, evde olduğunu bilmesek aniden gelen bu tiz sesin bir hastane odasında kalbi duran hastanın öldüğünü haber verdiğinden emin olabilirdik. Donuk bakışlarını mutfak masasına çevirdi. Masada duran paketten bir sigara çıkarıp yaktı. Düşüncelere dalıp makinedeki çamaşırı unutmuştu. Kocası gelmeden yapacağı işler vardı. Sandalyeye yığıldı. Ara vermeden çekiyordu sigarasından. O sırada aklından geçenleri bilen herkes, içinde sıkışıp kalan hayalleri öldürmeye çalıştığını tahmin edebilirdi. Hayalleri içeride yaşamaya devam ettikçe mutsuz olacaktı çünkü.

Hayallerini hatırlıyordu. Teker teker hepsinden nasıl vazgeçtiğini hatırlıyordu hemen ardından. Bu durumu kabullenip başka biri olmuştu. Belki bütün kadınlar gibi içinden geçenleri yaşayamadığı her gün hem kabullenişi hem de kızgınlığı artmıştı. Artıyordu.

15 yıllık bir uykudan uyanmış gibi bakıyordu etrafına. 15 yıldır bu evde yaşıyordu ama raftaki tabakları, tezgahta duran yarısı su dolu bardağını, duvardaki lekeleri ilk kez görüyormuş gibi hayretle baktı her yere. Ayağa kalktı, evi dolaşmaya başladı. Çok yorgun hissediyordu. Çamaşır ipine uzanmaktan yorulmuştu, buhar versin diye ütüye su doldurmaktan yorulmuştu, domateslerin kabuğunu soymaktan yorulmuştu, toz almaktan yorulmuştu, kocasından önce evde olup yemeği hazırlamaktan yorulmuştu. Son 15 yıldır onu yoran her şey dev balonlar gibi şişmişti.

Sanki görünmez bir ip bağlamıştı onu eve. Yaptığı şeylerin hiçbiri için bir sebep bulamadı. Evi tıka basa dolduran yorucu balonların arasında daha hızlı yürümeye başladı. Pencerenin kenarında duran sehpada daha bu sabah kocasının yırtılan donunu dikerken kullandığı iğne iplik duruyordu. Bir hışımla atıldı sehpanın üzerine.

“YETEEEERR!” diye bağırarak patlattı bütün balonları. Bir yandan ağlıyordu. Tanrının bile kafası karışırdı eğer izliyor olsaydı bu olanları. Gözyaşları aktıkça artan gülümsemesi tanrıyı bile korkuturdu. Banyoya girdiğinde aynadaki görüntüsüyle karşılaştı. Şöyle bir baktı kendine çenesini gerdanına yaklaştırıp. Daha önce hiç görmemiş gibi tanıyamadı omuzlarını. Memelerine dokundu. Kocasından başkasına göstermesinin yasak olduğu memelerine dokunuşunu izledi bir süre.

“Tik tak tik tak”

Sanki yıllardır durmuş olan zaman bir anda yoluna devam etmeye başlamıştı. Öyle heyecanlıydı ki  saatin sesini midesinde hissetti. Kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Pencereye yanaşıp biraz hava almak istedi, yetmedi bu kadarcık hava.

Üzerine montunu alıp kapıyı çekti ve sokağa çıktı. Bir daha dönmemek üzere. Onu hiç tanımadan yüzüne bakan bu insanlarla bir arada yaşamaktan tiksinmişti artık. Hiç düşünmedi. Hiç tereddüt etmedi. Arkasına dönüp bakmadı kapıyı çekerken.

Küçükken annesine büyüyünce dünyayı gezeceğini söylemişti. Dediğini yapacaktı.

Kitaptaki diğer sesler için: http://kafekultur.com/urun/1364/kadin-sesleri

Temmuz 08, 2015

Şimdi düşünüyorum da senin için yok olmak ne zor olurdu.


Görünenin gerçekliğini sorgularken nefes nefese kaldığınız oluyor mu? "Şimdi düşünüyorum da senin için yok olmak ne zor olurdu." Gizem Aksu'nun Ah! Kosmos ile birlikte yarattığı otobiyografik çağdaş dans performansı. Sonunda, akışına bırakmanın değil de hissedilenin akışkanlığının verdiği bir rahatlamayla beraber derinlerde huzursuzluk hissettiren bir performans.

Gizem Aksu’nun performansı bir futbol topu, bir tavuk yumurtasıyla sorgulatıyor hayatı. “Ben kimim?” sorusunun cevabı mı izlerken hissettiğimiz huzursuzluğun kaynağı, yoksa bedenimize yüklenen beklentilerin ağırlığı mı? Eğer vajinalı bir çocuksan gider gelir, döner durursun o futbol topunun etrafında. Ha vurdum ha vuracağım derken geçer zaman… Zordur futbol topuna dokunmak bile vajinalı bir çocuk için.

İşte, bu performans; yumurtalığı kadınlık, doğurganlık ve kırılganlıkla; futbolu ise erkeklik ve baskınlıkla ilişkilendiren ataerkil ve heteronormatif atıfları rahatsız edici bir gerçeklikle gözümüze sokuyor. "Şimdi düşünüyorum da senin için yok olmak ne zor olurdu." Adıyla bile kafa karıştıran bu çağdaş dans performansından sonra insanın etleri, kemikleri, bakışları bile yoruluyor. Olumsuz bir yorulma değil; dolu dolu geçen bir günün yorgunluğu bu…

Sanatçıların bedenlerine ve seslerine yüklenen beklentiler ile bedenin özgür devinimi karşı karşıya geliyor bu performansta. Belki hepimizin bir yerlerden tanıdık bulacağı hisler, sanatçıların bedeni ve sesiyle neredeyse somutlaşıyor. Normaller ve beklentileri sorgulamanın tam zamanı! Yumurta, futbol topu ve bedenler arasında kurulan ilişki, kadın-erkek, doğa(l)-kültür(el), gerçek-kurgu ikiliklerinin içine-dışına-arasına-ötesine dair samimi bir paylaşıma izleyiciyi davet ediyor. Performans, kendilerine yüklenen ikiliklerle mücadele ederken arada'nın, öte'nin potansiyellerini araştıran metinlere, oluşlara ve mücadele alanlarına dönüşüyor.

Konsept & Koreografi: Gizem Aksu
Performans:  Gizem Aksu & Ah! Kosmos
Fotoğraf: Murat Dürüm
Teşekkürler: Selen Ansen, Tuğçe Tuna

Nisan 19, 2015

Üç Renk: Mavi - Krzysztof Kieślowski

Krzysztof Kieślowski'nin yönettiği Mavi filmi, Fransa bayrağının taşıdığı renklerden yola çıkılarak ortaya çıkan üçlemenin ilk filmi. Üçlemede, Fransız Devrimi'nden sonra ortaya çıkan özgürlük, eşitlik ve kardeşlik fikirlerini anlatılıyor. Diğer filmler Beyaz ve Kırmızı.

Mavi'de işlenen özgürlük kitlesel, siyasi bir özgürlükten öte insanın kendi içinde hissettiği türden bir özgürlük. Duygusal olarak özgürleşmeye çalışan Julie'yi Juliette Binoche oynuyor. Paris'te geçen film, kocası ve çocuğu aniden bir trafik kazasında ölen Julie'nin yaşadıklarını anlatıyor. Ailesi bir anda yok olan kadın, kendini geçmişinden soyutlamaya ve tamamen izole bir hayat yaşamaya çalışıyor.

Müziğin sıkça kullanıldığı filmde, Julie ne kadar istese de insanlarla ilişkisini bitiremiyor. Uyumu ve birlikteliği simgeleyen müzik gibi insanlarla birlikte anlam kazanıyor hayatı. Film boyunca aniden duyuyoruz müziği, sonra aniden susuyor. Julie'nin hayatındaki ani değişimler gibi aniden çıkıyor müzik de karşımıza.

Gökyüzü ve denizin de mavi olduğunu düşünürsek, sonsuzluk ve özgürlük hissi veren bu renk film için biçilmiş kaftan. Adının ötesinde, renk olarak da sık sık karşımıza çıkıyor mavi. Mavi objeler, mavi ışık, mavi yansımalar Julie'nin hayatından eksik olmuyor.

Mavinin dinginliği içinde geçen değişimler silsilesi, özünde değişemeyen kadının hayatını kaplıyor. Zaman değişiyor, soyadı değişiyor, adresi değişiyor. Fakat yeni taşındığı evin yakınlarında gittiği kafe de içtiği kahve "her zamankinden". İnsanlarla kurduğu bağdan kurtulamıyor Julie, yaşadığı toplumun bir parçası olmanın önüne geçemiyor.

Bu yeni eve taşındığında bir anlık dışarı çıkmışken rüzgardan kapanır kapı ve Julie dışarıda kalır. Çünkü bu onun her zamanki hayatı değil. Evinin dışında kalıyor. Yaşamaya çalıştığı onun hayatı değil. Yeni hayatı onu kapı dışarı ediyor.

Nisan 18, 2015

Maya Angelou - Phenomenal Woman

Önemli olan nasıl göründüğün değil, kendini nasıl gösterdiğin. Maya, kendini olduğu gibi göstererek güzelleşiyor. 'Phenomenal' kadın derken erkeklerin arzusuna hitap eden kadın olmayı değil, kadınlığa övgü yağdırıyor. Genellikle belli bir noktaya odaklanan erkek bakış açısına karşı çıkıyor. 

Şiirinde kadının bütünlüğü fikrine katlanamayan erkeklere baştan sona sergilediği kadınlıkla meydan okuyor. Erkek hegemonyasının talep ettiği sabitliğe Maya'nın devinmeden duramayan bedeni karşı çıkıyor sözünü ettiği her bir özelliğiyle. Kusursuzluğu baştan tanımlıyor. Onun tanımına göre kusursuzluk, kendin olmaktan geçiyor...

Kendi sesinden dinlemek isteyenlere "Phenomenal Woman":



Mart 27, 2015

İçimizde kalanlar

Üzüntü nasıl da fiziksel bir şey. Uzansan tutulacak gibi. Neredeyse görülüyor göğsün içinde. Kalbin bir oyunu olsa gerek. Orada duruyor. Bir şeylerin eksiği ya da fazlası olabilir sebebi. Sevginin fazlalığı mı yoksa sevilenin yokluğu mu? Çok karışık.

Sistem bir kez daha üzdü. İlişkilenişler. Nefret gibi bir şey hissediyorum ilişkilenişlere. Tatlı tatlı sevişlerin önündeki engellerden nasıl nefret etmez insan? Sevişme gibi neresinden baksan güzel bir eylemin önündeki engeller kadar sevmediğim bir şey yok.

Sevişlerini, kendini sevdirişini, fikirlerini anlatışını, gözlerindeki enerjiyi çok özleyeceğim insanlar var. Sesindeki olgunluğu, gülüşündeki çocukluğu, kararsızlıklarını, kararlılığını, nezaketini de çok özleyeceğim onların. Dokunuşunu, bakışlarını, dudaklarını, sırtını, boynunu da çok özleyeceğim.

Tanıdığım en güzel insanların hayatımdan çıkmasını izlemekten başka elimden bir şey gelmemesinin üzüntüsü. Keşke hayatını daha güzelleştirebilseydim, yüzünü güldürebilseydim dediğim insanların yok oluşu. Keşke beraber uzanıp film izleyebilseydik. Sarhoş olunca aynı eve gidebilseydik. Arkadaşlarımızla otururken bir anlık göz göze gelip gülümseyebilseydik birbirimize. Sarılıp boş boş birbirimize bakabilseydik. Aynı battaniyenin altında kitap okuyabilseydik. Kavgalar edip öpüşerek barışabilseydik. Çırılçıplak uyuyabilseydik seviştikten sonra.

Ya da en azından, bi şekilde hayatımda olabilseydiler.

Bu aralar duygusalım, evet. Hem de çok kızgınım bu sisteme. Yalnızlaştıran bu sistem, sevgilerimizi doyasıya yaşamamıza engel oluşunun tadını çıkarıyor. Öylece izliyoruz biz de. Aferin bize.

Mart 21, 2015

Kadın olmaya bayıldığım kadar yoruldum da

Bazıları diyor içinden ya da dışından, hissedebiliyorum; "sabah feminizm, akşam feminizm, yeter be!" O bazılarına sabah akşam (yani hep) kadın olduğumu hatırlatmak isterim. Sabah akşam kadın olmanın ne zor, ne yorucu bir şey olduğunun farkında olmak lazım dostlar. Feminizmi eleştirirken, aşırı bulurken kadınların evde, okulda, sokakta ve bilgisayar başında hep kadın olduğunu ve feminizmin mücadele ettiği erkeklik sorunundan 7/24 muzdarip olduğunu unutmayalım.

Gücünü penisinden alan arkadaşım, yoruyorsun beni. Bulunduğun her yerde sallaya sallaya gezdiğin penis yoruyor beni. O nezaketin ve bana özgürlük sunuşun yok mu? Hele bir de o fırsat kollayıcı feminizm övüşlerin.

Tam mutlu olduğum anda aklıma düşündüğün kurtlar var ya, çürük yerlerinden düşüyor aklıma. Senin çürük yerlerin mutluluğumdan alıkoyuyor beni.

Senin kurtların gece gündüz damladığı için aklıma, sabah akşam feminizm düşmüyor ağzımdan.

Mart 20, 2015

Tango Sevgisi


Tango yapar tango eder tango severiz. 
Çok güzel tango yapamayız ama yine severiz.
Şarap içer, su içer yine tango yaparız.
Kıvır saçlar, düz saçlar birleşir tango yaparız.

Tangoyu yapamasak da severiz,
Bir de kuir olunca daha bir başka severiz.

Kız kıza tango mu olur diyenleri de sahneye bekleriz.

Poz vericiler: Bendeniz (Gizem) ve Damla
Fotoğraf çekici: Feyza Özkefe
Giyim-kuşam ve mekan: Talaria Dance Shoes

















Mart 12, 2015

Tangonun en uç halleri mi bunlar?

Dünyanın en güzel hislerinden biri olabilir tango yaparken hissettiklerim. Peki, şu aşağıdaki türlü tango yapanlar nasıl bir nirvana hissediyor? 

İ-NA-NIL-MAZ


İnsan Kendini Nasıl Sever? 2

Bugün, sistemin yarattığı korkunçlukların bir sebebini protesto ettik. Toplandı birbirini tanımayan bir sürü insan. Yine sistemin attığı gazdı belki bizi gaza getiren. Bilmiyorum. Şu an öyle bir şeyden söz etmeyeceğim.

Konu bir kez daha kendini sevmek. Bundan daha önce de bahsetmiştim. Nasıl sever kendini insan diye. Bundan günlük yaşamımda hep bahsediyorum.

Neyse... Bugünkü eylemin sonrasında arkadaşlarımla bir yere oturduk. Muhabbet ettik, içtik, derdimizi neşemizi konuştuk. Yine konuştukça daha çok sevdik dördümüz de birbirimizi. Çünkü konuştukça sever insanlar birbirini.

Peki insan kendini nasıl sever?

Bütün akşam aklıma bile gelmedi bu. O sırada yanımda olan arkadaşlarımı nasıl sevdiğimi düşündüm hep. Derken, az önce eve geldim. Eve gelirken bi tuhaf hissettim. Çünkü iki farklı insan benim mutlu olmamı istiyordu. Aslına bakarsan olduğum gibi olup, mutlu olmamı istiyorlardı. Ama onları mutsuz etmeden. Buna da neyse, çünkü ikisi de ayrı güzel insanlar. Sadece art arda olması hem ilginç, hem çok güzel.

Sonra eve geldim. Üzerimi değiştirirken gardıroptaki aynada görüntümle göz göze geldim. Üstüne bir de ben dedim; "mutlu ol" diye. Mutlu olmak istiyorum. İnsanların mutlu olmasını istediğim gibi kendimin de mutlu olmasını istedim. Mutlu olmayı salık verdim kendime. İnsanlar aslında çok güzel. Ben onları sevdiğim gibi, o kadar çok sevebilirim kendimi.

Bir ebeveynin çocuğunu sevmesi gibi sevdim kendimin aynadaki görüntüsünü. Nasıl da büyüdüm kendi ellerimde. Nasıl güzel düşüncelerim oldu. Nasıl çok istedim herkesin mutluluğunu. Bu sayede ne güzel bir insan oldum ben. Belki bir kısmı dış etkenlerle ama bunu ben de yaptım. Bunu görmezden gelmek istemedi kendimin aynada bana bakışları. "Aferin sana" dedim kendi kendime. "Sakın bozma bunu." Bütün gün, bütün akşam, hatta yıllardır protesto ettiğim, üzüldüğüm, kızdığım şeyler değiştirmesin bu kendime bakışımı. Baktığımda gördüğüm güzellik bir şımarıklık değil. Kendini sevmenin güzelliğini bir kez daha hissettim.

Kendimi sevmeliyim, herkes sevmeli. Kendini sevecek kadar kendi doğru bildiği, istediği yolda yürümeli gibi geldi. Kendimi sevdim, zor geleceğinden korktuğum için hislerimi bastırmadığım için. Bir yerde dert olursa diye içime atmadığım için. Çenem titrediğinde ağladığım ve çenemi tutamadığımda fikrimi söylediğim için. Küçük bedenime bu kadar fazla sevgi sığdırabildiğim için sebep olduğu zorluklara rağmen.

Gözlerimde gördüm bunun bir şımarıklık değil içten gelen, evlada karşı sevgiye benzer bir şey olduğunu. Aferin sana, diye düşünürken gördüm. Adım adım, milim milim tırmalayarak kabuğunu nasıl özgür bir kadın oldun elinden geldiğince diye düşünmenin sevincini gördüm gözlerimde. Daha gidecek çok yolum olmasının heyecanını fark ederken sevdim kendimi. O yolu gidecek gücü veren dürtünün o sevgi olduğunu gördüm gözlerimde.

İnsan kendini nasıl sever bilemem belki de, ben kendimi böyle sevdim bu gece.

Bundan 3 yıl önce bu konuda düşündüklerim de bazen sevdirir bana kendimi: http://selambengizo.blogspot.com.tr/2011/03/insan-kendini-nasl-sever.html