Aralık 22, 2011

Bembeyaz bir çocukla tanıştım dün. Ders çalışıyorduk bir arkadaşımla yurtta. Olduğumuz odaya giriverdi. Neşesi doldu odaya. Daha önce de görmüştüm çocuğu. Beyazlığına şaşırarak bakmıştım. O zaman pek konuşmamıştı. Öylece geçip ders çalışmıştı.

Bu kez girer girmez, benim yanımdaki arkadaşımla konuşmaya başladılar. A aaaa! o nasıl gülüş? Dişleri de beyazmış hem. Nasıl içten gülüyor çocuk? Yüzme dersi alıyormuş. Geçen hafta gidememiş, "Paslandım herhalde." diyor. Çok su yutmuş. Sesi değişmiş resmen. Öyle diyor. Ben de suratımda şaşkınlıkla gülüyorum anlattıklarına. Yanımdaki arkadaşım "Ben bi çay koyayım." diyip çıkıyor. Onun da keyfini yerine getirdi beyaz çocuk. Her şeyi beyaz mı görüyordu acaba Saramago'nun Körlük kitabındaki gibi? Nasıl yerinde keyfi. Yüzmek nasıl rahatlatıcı ondan konuşuyoruz. Bir spor daha yapmak istiyormuş. Onu konuşuyoruz. Sen kimsin? Adın ne? Bu soruları sormuyor hiç. Anlatıyor, soruyor, gülüyor. Sonra çayımız olunca "Dersinizi sabote ettim zaten edeceğim kadar. Gelin bi de pizza yiyelim" diyor. Daha önce almışlar. Bitirememişler.
-Ben aç değilim amma siz yiyin. diyorum.
-Zaten fazla yok. 2 dilim falan sanırım. M... ben bu paketleri açamıyorum halletsene. diyor. M... o sırada çay doldurduğundan ben açıyorum. Baharat var elinde beyaz çocuğun. Elleri de bembeyaz, nasıl güzel. Ne olduğunu anlayamadığını görünce, "Baharat. İçinde bi kaç çeşit baharat var." diyorum. Açıyor, dikkatle pizzaların üstüne serpiyor. "Otursana yanımıza sen de yahu" deyip, koşup bi sandalye getiriyorum. Elleriyle bir yoklayıp oturuyor. Bembeyaz gözleri, sürekli gülen suratı... Yiyip içiyoruz. Pizzayı kaldırıyoruz. İçinde çok fazla var çünkü. Bitiremiyorlar. M... hepimize birer çay daha dolduruyor. Beyaz çocuk masasına gidecek. M.. bana uzatıyor bardağı, "Bunu versene ona." Bir elimde çay, diğer elimle elini tutuyorum beyaz çocuğun, "Çayın burda bak, al." "Masadan alayım. Öyle daha iyi oluyor"

Biraz daha ders çalışıp çıkıp gidiyorum ordan. Çıkarken de aynadan saçlarımı düzeltiyorum. Saat çok geç olmuş. Yorulmuşum zaten. Ruh gibi yürüyüveriyorum kendi yurduma doğru.

Aralık 21, 2011

Açıverdim gözlerimi. Gözlerin tam karşımda. Kapalı seninkiler. Uyuyorsun hala. Bacağını atmışsın üstüme. Ay! Acımış be kadın altında kalan bacağım!  Olsun hadi, uyuyan suratına bakınca hissettirdiğin isimsiz bu şeyler kandırdı beni. Acısın. Nefes adıkça burnunun önüne düşmüş saçın hareket ediyor. İzledikçe benim burnum kaşındı. Nasıl yorgunsun kim bilir? Hiç bir şeyden rahatsız değilsin. Sanki kuş tüyü yatakta yatıyorsun. Kıkırdayasım geliyor da rahatını bozmak olmaz şimdi. Ayy, biraz gözlerimi kapatayım yoksa sana sarılıvereceğim. Uyanacaksın. Uykun yarım kalmasın. Zar zor yatacak bir yer bulduk zaten. Neyse konu o değil.


Gözlerin titremiyor hiç. Uyuma numarası yapmıyorsun, hakkaten uyuyorsun belli. Peki bu aklımdan geçenleri duyabiliyor musun? 


Ah öyle bir anda kolunu atıverme üstüme. Uyandırdım sandım.


Neyse, ne diyordum? Duyabili... Duyuyorsun tabii! Sarılmandan daha güzel ne anlatabilirdi bunu? Duyuyorsun değil mi kafamdan geçen her şeyi? Seninle ilgili düşündüğüm, hissettiğim her şeyden haberdarsın. Seviyorum seni ve sen de bunu seviyorsun. Sevişiyoruz yani biz. Sen uyuyorsun; ben yalnızca gözlerimi hareket ettirebiliyorum, bu sarıp sarmaladığın kanepenin üstünde. Bakışlarımı yüzüne diktim. Gözlerimin de pek hareket ettiği söylenemez anlayacağın. Neyse, sen uyuyorsun; ben böyle hareketsizim ve biz sevişiyoruz deliler gibi. Hiç bitmeyecek gibi. Bu kanepeden hiç kalkmayacak ve bu odadan hiç çıkmayacakmış gibi. Senin gözlerin hiç titremeyecek ve benim bacağımın acısı hiç geçmeyecekmiş gibi. Çişim de gelmiş, pek fena. Ne zaman uyanırsın acaba?




Aralık 07, 2011

hayallerim

Gözlerim yarıya kadar kapanmış, kulaklarım desen öyle bir çınlıyor ki olup biteni duymam imkansız. Ellerimi oynatacak gücüm kalmamış; el yordamıyla da anlayamıyorum hiçbir şeyi. Her şeyden bihaber oturuyorum köşemde.

Aklımdan geçenleri durdurabilecek bir güç yok neyseki. İnsanlar nelerle meşgul umursamadan hayallerime gülümsüyorum. Ne insanların baskısı ne yönlendirmeleri var hayallerimde. Teker teker seviyorum hepsini. Hiç kimse göremiyor, yorumlarıyla keyif bozamıyor ya daha da seviyorum onları.

Kasım 25, 2011

Karşılaşmak

Oturuyorum arkadaşlarımla bir gece Taksim'de daha önce hiç gitmediğim bir barda. Yanımdaki insanlardan bir tanesi yaklaşık bir yıllık arkadaşım. Diğerleriyle o gece tanışmışım. Hep birlikte gülüp eğleniyoruz. Sanki birbirimizi hep tanıyormuşuz gibi şakalaşıp, biralarımızı tokuşturuyor ve kahkahalar atıyoruz. Farklı farklı ülkelerden insanlar yanımdakiler ama sanki beraber çok şey yaşamışız gibi konuşacaklarımız bitmiyor.

Sonra bir anda gözüm birine takılıyor. Görünce hemen tanıyorum. Yılı geçkin bir süre hemen her günü beraber geçirdiğimiz eski sevgilim. Birbirimizle hemen her şeyi paylaşırdık. Sürekli el ele, kucak kucağaydık. En yakın arkadaşıydım onun. Taksiye biniveriyor, hiç tanışmıyormuşuz gibi. Birbirimizi hiç daha önce görmemişiz gibi. O kadar şey hiç yaşanmamış gibi.

Onun yanında benim tanımadığım insanlar, benim yanımda onun tanımadığı insanlar. Birbirimize tamamen yabancı olmuşuz. Sokaktan geçen herhangi insandan biri olmuşuz. Ne garip..

Kasım 22, 2011

"Senden çok fazla şey beklemiyorum ki? Keyfimiz kaçmasın yeter." Şu lafı söyleyene kadar nasıl çatlar göbek. Artk insanlardan çok fazla şey beklemeyecek kadar çok şey bekledim zamanında. Hepsi tırt. Ben de onlara tırtım. Bir insanı başka bir insanın müthiş derecede etkilemesi mümkün değil ki. Öyle tüm yüzlerimizi atıp tamamen neysek onu koyar mıyız birilerinin önüne? İnanasım gelmiyor. Yüzlerimiz çok. Onun sevmeyeceğinden emin olduğumuz yüzümüz gözükmese de yüzsüz olmayız nasılsa ve saklayacak bir şeyler hep buluruz.

Kasım 20, 2011

romantik şeyler

sevgiliyle uyanmayalı çok zaman geçmişti. uzun zamandır sevgilim yoktu çünkü. sonra da fırsat olamamıştı filan işte. uzuuun zaman sonra sevgiliyle uyandım. sarılmışız birbirmize. saçları yüzüme gelmiş. ben hiç rahatsız olmamışım. kokluyorum saçlarını. o kadar şeye rağmen çok güzel kokuyorlar hala. sarılıyorum belinden. ohh öpüyorum bi daha mis gibi. o da beni öpüyor. nefesi çeneme geliyor, gülümsüyorum kendi kendime. devam ediyoruz uyumaya.

Kasım 09, 2011

profiterol

kurban bayramı yerine tanrıyı profiterol bayramı yaratmadığı için kınamalı değil miyiz? profiterol sizce de bunu haketmiyor mu? şu çikolataya, şu kremaya bir baksanıza!

Kasım 01, 2011

rüzgar suratlarına çarpıyor, omuzlarını yalayıp arkalarına sokuluyordu. öyle gözlerini kurutacak kadar sert değilse de kendini hissettiriyordu. el ele yürüyorlardı, tedirginlerdi. karanlık çökmüştü ve tek bir sokak lambası yanmıyordu. bir ağacın dalı çıtırdasa birbirlerinin elini daha da sıkıyor ve birbirlerine iyice yanaşıp öyle yürüyorlardı. hiç kuş yoktu ağaç dallarında. tek hayat belirtisi rüzgarın yaprakları uçuşturmasıydı. mevsim gereği sararmış yapraklar dallardan toprağa taşınıyordu. az sonra ayın önünden bulutlar dağıldı. ayışığında birbirlerine baktılar, gözleri parladı. kısa boylu olan parmak uçlarında yükselip diğerinin gözlerini öptü.

Eylül 18, 2011

Körlük - José Saramajo

Kitabın detaylı tasvirlerle başlamış olması dikkatten kaçarsa herhalde kitap hakkında çok şey kaçırmış sayılırız. kitap gözün anlattıklarıyla başlıyor; gelişme bölümünde gözler susuyor; sonuçta da gözlerin coşkusu ve yapılan metaforların ve ironilerin sersemliğini atıyor üzerimize.

Anlatıcı dışarıdan bakan üçüncü göz. Karakterlerin bildiğinden çok fazlasını bilmiyor. Yalnızca herkesin hislerini ve bildiklerini toplayıp bize anlattığından çok şey biliyormuş gibi hissettiriyor. Dili duyduğu bir olayı anlatıyormuş gibi. Gözümüzde büyüttüğümüz şeylerin değerlerinden ödün vermeyerek onların aslında ne kadar basit olduğunu hissettiriyor; fakat egomuz ve insanlık zayıflığımız olduğundan şüphelendiğim bir nedenle bu şeylerin varlığına şükrederken buluyoruz kendimizi. Yani kitap kafa karıştırmak için biçilmiş kaftan.

Anlatılanlar için bir yanımız olacak  iş değil derken diğer yanımız ama zaten durum böyle demekten alamıyor kendini. İste bu da Saramago'nun metafor kullanım yeteneği olsa gerek! Dediği ile demek istediğinin insanı aptala çeviren iç içeliği!

Gözümüzde büyüttüklerimizi öyle olduğu gibi anlatıyor ki zihnimize akıl almaz oyunlar oynuyor; bilinçaltımızla bilinç üstümüzü çatıştırıyor. "Hay allah!" deyip kafamızı kaşıyarak çaktırmadan okumaya devam ediyoruz. Gururumuzla oynuyor ve bizi geleneklerin sınırları içinde sıkıştırıyor. Her şey ortada. Biz ve -miş gibi yapmalarımız. Hep buradayız.
_____________________________________
1998 Nobel Edebiyat ödüllü José Saramago romanı 1995'te yazmıştır.

Eylül 17, 2011

bunu yazmasam olmazdı.

Rahatsız edici tüylerden kurtulmak için :

1) 10 gr vazelin, 30 gr lanolin ve 25 gr kırlangıç otu özünü bir tencereye koyup, içinde su kaynamakta olan başka bir tencerenin üstüne oturtarak, buharın sıcaklığıyla erimesini (benmari usulü) bekleyin.
2) Eriyince, 15 gr nişasta ekleyin, karıştırın, soğuyunca maske halinde yüzünüze sürüp, 8 saat sonra sıcak suyla yıkayın. Biraz uzun sürmekle birlikte oldukça etkili bir sistemdir. ''

Deneyen varsa yazsa ya sonucu..

Eylül 16, 2011


Ben çok severim. Öyle çok severim ki hep övünmüşümdür güzel sevişimle. Aslında sevmek dememek lazım benim hissime. Aşık olmak daha uygun sanki benim içimden geçenleri anlatmak için. Öyle ki bazı insanların hislerimi hafife alacağı kadar çok insana aşık olmuşumdur.

Kendimi özel hissetmeme sebep olan şey aşık olduğum hiç kimse için aradan zaman geçse de kötü şeyler geçmez. Onlara aşık olmaya hep devam ederim. Aşık olduklarımdan kaçı güzel aşık olmayı böylesine becerebilmiştir ki açıp bu yazımı okumaya kalkar, kaçı onlar için ne hissettiğimi bilme güzelliğine ulaşır bilemiyorum. Düşünebiliyor musunuz ki bu okuduklarınız sizin için yazılmış? Bir insan sizi böylesine sevmiş. Aranızda geçenler sizin için en son yaşanmış kötü olaylar tarafından bastırılmışsa da onun için bu son olaylar hiç denecek kadar önemsizmiş ve hatırası olanlar yalnızca güzel günler, gülen yüzermiş.

Birilerini böyle çok sevmiş olmak artık kimsenin sevilmeyeceği anlamına gelmiyor elbette. Öyle olsa bu hikayeler böyle güzel böyle kalabalık olabilir miydi? Bir insanın kanının kaynadığı zamanları çeşit çeşit başka başka insanlara hissettiği duygularla doldurması bana kalırsa çok güzeldir. Hatta en güzeldir.

Ben yıllar, uzun yıllar önce –belki annemle babamın birbirini sevdiği kadar uzun yıllar değilse de benim 22 yıllık ömrüm için uzun- birini çok sevmiştim. Öyle içten, öyle güzeldi ki sevgimiz birbirimizin elini tutunca içimiz titrerdi. İlk kez böyle bir elektrik yayıyordu ellerimiz. İnsanlar bizi el ele görünce korkardık anlamsızca. İlk öpücüğümüz de birbirimizeydi. Ben bir basamak aşağıdaydım. Vedalaşacakken her akşamki gibi dudaklarımız birbirine değivermişti. İçimizdeki titreşim konuşmamıza da daha uzun süre bir arada olmamıza da izin vermemişti. Oracıktan ayrılıvermiştik. Hala da çok severiz birbirimizi. Hiç pişmanlık hissetmedik birbirimizi sevdiğimize.

Zaman geçti aramıza kasıtlı ama isteksiz mesafeler girdi. Artık sevgili değildik ama bir zaman sonra iyi arkadaş olacaktık. Bundan hiç haberdar değildik. Aradan neredeyse on yıl geçse de karşılıklı biralarımızı tokuşturup yeni sevgililerimizi anlatmaktan rahatsızlık duymayacağımızı hiç bilmiyorduk o zamanlar.

Bu yaklaşık on yıl içinde ben bir başkasına aşık oldum. Mektuplar yazdık. Bir araya gelişimiz biraz zor olmuştu ama ayrılmamız kadar değildi. Şiirler şarkılar bizi heyecanlandırsa da bir araya gelmemiz uzun zaman almıştı. Birlikte hayallerimize kavuşmuş, çok heyecanlar yaşamıştık. Hep bir arada olsak da birbirimize anlatacaklarımız hiç bitmezdi. Ne sıkıntılara göğüs germiştik genç yaşlarımıza rağmen. Birbirimize dokunmaya kıyamaz ama tenlerimizi buluşturmadan da edemezdik.

Yıllar geçti yine. Onunla pek o kadar arkadaş kalamadık. Anladım ki onunla çok müthiş sevgili olmamıza rağmen arkadaş olarak seçeceğim bir insan değildi aslında.

Sonra dünya tatlısı biriyle birbirimize aşık olduk. Aşkımız karşılıklıydı. O bana beğendiği yazıları okurdu. Sesiyle erir giderdim. İçime işlerdi adeta sesinin güzelliği, dudaklarının hareketleri. Çok severdim onu dinlemeyi, onunla dertleşmeyi. Çok zaman geçti. Hala da bayılırım onunla sohbet etmeye.

Çok kırıldık birbirimizden ayrı kalabilmek için. Yine de onunla da önce ayrı kaldık sonra dertleşmelerimizi hiç kesmedik. Kedisi doğurdu aradan nice aşklar nice yıllar geçtikten sonra. Kedilerinin annesi ben babası oydu yine de. Onunla birlikte de keyfimiz yerindeydi.

Sonra bir gün tek başıma Eminönü’nden Kabataş’a doğru yürürken türlü olayların ardından tanıştığım bir başka kişiye aşık oldum. Kolay olmadı aşkımızı açık açık yaşamamız. Birbirimizi öpmeyi çok sevdik. Fakat ben onu öpmeye aşık oldum bir süre sonra. Onu öpmek kalbimi deliler gibi çarpmaya başladı. Öptüğümü düşünmek bile başımı döndürdü. Birlikte hayaller kurduk. Bir kısmını gerçekleştirdik onunla da. Çok güzel zamanlar geçirdik. Sırtındaki çillerin hepsini tek tek öptüm. Parmaklarını tek tek öptüm. Saçlarını öptüm. Hayatın durağanlığını da yaşadık birlikte, en hızlı halini de gördük. Kendime o da görüyor mu tüm bunları da diye sormadan edemedim.

Zaman geçti o da bitti. Özledim, ağladım. Başkalarının da ardından ağladığımı hatırladım ve hayatıma devam ettim. Zaman geçti bir başkası için de ağladım. Hem de birlikte neredeyse hiçbir şey yaşamadığımız biri için. Gözyaşlarımı silecek insanlar buldum bazen. Bazen de kimse olmadı. Ama değişmeyen tek şey ağlamamdı.

Benim başımı döndüren, muhtemelen ona hiçbir şey hissettirmeyen o öpücük aylar boyu başımı döndürmeye devam etti. Aşk acılarımı severek devam ettim hissetmeye. Önce ona olan aşkımla devam ettim sonra başkaları için büyüttüm hislerimi.

Daha sonra dans ederken aşık oldum birine. Yine sanki bir daha asla böyle hissedemezmişim gibi aşık oldum. Sanki en güzel ten, en güzel bakış, en güzel ses onunmuş gibi aşık oldum. Bakmaya doyamadım. Sesini her duyduğumda yanına koşmak istedim. Tüm sorumluluklarımı bırakıp onu görmek, ona sarılmak, aşkla yüzüne bakmak istedim.

Zaman bana bunun da mümkün olmayacağını gösterdi. Hala zamana inanmamaya çalışıyorum. Zaman beni şaşırtsın istiyorum. İstediğim kadar öpebilmek, istediğim kadar sevebilmek istiyorum. İnsanların, aşık olduğum kişinin, zamanın, toplumun engelleyemediği sevgimi hiç bastırmadan, hiç ertelemeden ortalıkta koşturmak istiyorum; yıllardır hep yaptığım gibi.

Ağustos 16, 2011

Kendini dinlemenin huzuru



Açık havada oturup ayaklarımızı uzatmak, bir çay demlemek ve sevdiğimiz müzikler eşliğinde ilgimizi çeken zımbırtı her ne olursa olsun onunla ilgilenmek hangimize iyi gelmez ki? Yorulan etlerinizi ve ruhunuzu öyle güzel dinlendirir ki, çay soğuduğunda, gözlerimiz kapanmaya başladığında ve aynı şarkının bilmem kaçıncı kez çaldığını farkettiğimizde unutmaya başladığınız huzurlu hisleri saklandıkları yerden çıkarıveririz. Seviniriz öl
müş olmadıklarına, tıpkı yoğunluktan arayamadığımız görüşemediğimiz sevdiklerimizi aylar yıllar sonra tekrar görmüşüz gibi, sanki hep yanımızdaymış gibi hislere kapılırız.

Ne güzeldir bu hisler.

Temmuz 21, 2011

Kuver

Biraz önce yeni bir şey öğrendim. E işim gücüm de yoktu. Yazayım dedim.

Ofisten arkadaşımın eline geçen bir restoranın menulerinin hepsinde KUVER diye bir şey vardı. Bu nedir acaba diye birbirimize sorduk fakat bir sonuç çıkmadı. bunun bir ekmek veya bir çorba olabileceğini düşündük. Google'lamaya devam ettik ve çok alakasız bir şey olduğunu öğrendik. Küver meğersem, restoranlarda servis (peçete, tuz, limon, karabiber vs.) ve bunun karşılığında alınan para demek oluyormuş.

Daha bilirkişi ağzıyla tanım şu; Ekmek tabağı ve bazen servis tabağı, çatal, kaşık, bıçak takımları, özel yemek takımları, bardaklar, menaj takımları ve peçetelerin düzenli bir şekilde, her konuk için hazırlanmış şekline kuver denir. A la Carte Kuver, Table d Hote Kuver, Ziyafet/Banket Kuveri, Bufe Kuveri olmak üzere farklı çeşitleri vardır.

Bi günlükvari yazı da benden olsun o halde


Bugün -yine- uyuyakalıp işe vaktinde gidemedim. Şaşırtıcı bir şekilde, bir sürü iş yaptığım halde vaktinde de her şeyimi bitirdim. Fulltime çalışmaya mı alıştım yoksa hiç geç çıkasım olmadığından çok mu aceleyle yaptım her şeyi bilmiyorum.

İş çıkış saati geldi nihayet ve attım kendimi sokağa. Güneş saate rağmen tepedeydi, terledim. Terlemeyi sevdim. İnsanlar cıvıl cıvıl ordan oraya koşturuyorlardı. Daldım aralarına. Kendimi unutup, bilmediğim sokaklara daldım. Nereye çıkacağımı, bir saat sonra nerede olacağımı düşünmeden yürüdüm. Tıpkı hayatımı yaşamamı istediğim gibi yürüdüm bir süre. Hangi yöne gideceğimi düşünmeden, yol ayrımlarını görene kadar hiçbir karar vermeden yürüdüm. Yol üzerinde bir marketten çikolota aldım; sıcaktan oraya buraya kendini atıvermiş köpeklerin, ordan oraya koşturan kedilerin arasından geçtim;bazen hızlı bazen yavaş yürüdüm. Bütün gökyüzü, bütün sokaklar benimdi -en az diğer insanların, kedilerin, köpeklerin olduğu kadar.

Temmuz 20, 2011

dut ağacı


Uzaklardan geçen bir uçak gibi gelir bazen sevinçler. Işıkları yanıp söndükçe senin de içindeki çocuk çok sevdiği dut ağacına çıkar korkusuzca. Dallarından sarkar hep yaptığı gibi –eskiden. Dutları hızla atar ağzına. Bazılarının üstünden o kötü tadı veren böcek geçmiştir. Neye benzediğini hiç bilmediği o böceğin tadını bozduğu dutlar gelince ağzına yüzünü ekşitir. Tükürmez ama ağzından kötü tatlı dutu. Onu da öyle sever. Onu yutarken yeni dutlar koparıp atar ağzına.

Fakat ağaçtan bağımsız sevmediği o diğer böcek ağacı ondan daha çok sahiplenmişse, arası açılır çocuğun ağaçla. Zamanla ağaca çıkarken tedirgin olmaya başlar. Eskisi gibi dallarını kucaklayamaz ağacın. Çocuğun suçu mudur bu? Hiç değil. Sevmiyorsa sevmez işte. Ağaç değildir aslında sevmediği. Belki biraz zoruna gitmiştir o ağacı böyle severken ağacın o sevilmeyen böceğe kucak açması. Ağacın bu hali bir yandan daha da sevdirir çocuğa ağacı ama uzaktan bir aşka dönüşür artık aralarındaki.

Temmuz 15, 2011


Bakın nasıl güze bir şey var burda. Doğuştan queer bir kelebekçik. Ne dişi ne erkek. İki cinsin de güzelliğini taşıyor kanatlarında, antenlerinde. O ööyle uçuşuyor, biz de dünyanın her yerinden onu izleyip kıskanıyoruz. Son günleriymiş herhalde artık. Güle güle uçsun.

fotoğrafı da hakkında bilgiyi de şurdan buldum: http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2011/07/110713_he_she_butterfly.shtml

Temmuz 14, 2011

Fark


"Senin hayatın için bir kaç söz söylemek çok zor. Doğrular çok farklı, yanlışlar çok farklı, normaller anormaller çok farklı ama aşk iyidir."

Böyle bir laf etti çok sevdiğim biri benim için. Nasıl hissetmem gerektiğine karar veremedim, aval aval baktım. Sonra gülümsemeyi seçtim. Hoşuma gitti herhalde farklı olmak. Farklı olmayı mı severiz biz hep? Kimseye benzememek çok mu güzel bir şey?


Temmuz 12, 2011

Bregoviç ve sevgilim

Dünyanın nefesinin ellerin devinimleriyle birleşmesi dünyanın çok uzak bir yerlerinden gelip balkonumu dolduruyordu. Yumuşak yumuşak çalıyordu Bregovic çalgısını. Balkonla birlikte zaten çiçek açmış olan ruhumu da dolduruyordu. Ara sıra hızlanıyor, sonra tekrar yavaşlıyordu ve ellerimden tutmuş beni dans ettiriyordu sanki her tınısı müziğin. Balkonda elimde kahvem ve sigaramla, ayağımı yakan güneşle dans ediyordum. Gözlerimin önünde sevgilimin yüzü vardı. Dans devam ettikçe gülen ağzı geliyordu gözlerimin önüne; sonra sırayla güzel dişleri. Başımı kaldırıyorum ve pırıl pırıl gözlerini görüyorum. İçim açılıyor. Güneşin yaktığı ayağımı unutuyorum. Kahvem içimi serinleten bir içkiye dönüşüveriyor. İçimdeki çiçeklerin de yüzü gülüyor.

ters/düz

Bir an önce sabah olsun diye heyecanlandığımız için uyuyamayız ya bazen işte öyle bir gece bu gece de. Uyuyamadıkça sabah daha da uzaklaşır. Oysa uyuyuversek ne olduğunu anlamadan sabah da oluverecek. Her ne için heyecanlanıyorsak, o şeyin/işin/kişinin kucağında buluvereceğiz kendimizi. Fakat olmaz işte. Her nerdeyse o uyku, kimin gözlerindeyse gelip bizim gözlerimizi bulmaz. Heyecanlı heyecanlı yarının hayaliyle/planlarıyla geceyi uzattıkça uzatırız. Gece uzadıkça da yavaşlar zaman, bazen durduğunu bile sanabiliriz. Aşığa kavuşma günüyse yarın, onun gözleri, dudakları canlanır gözümüzün önünde. Uyumak için gözlerimizi yumarız, sevgiliye sarılıp, onun kokusunu içimize çekerek küçük küçük öptüğümüzü görürüz. Oysa kısa bir boşluk ve ardından gelen uykudur sevgilinin kokusunu gerçekten içimize çekmek için gereken. İzin vermez heyecan. Açar gözlerimizi karanlığın ortasına. Karanlık oda sevgilin güzel yüzüyle dolar taşar. Sonra kalkar bir müzik açarız ve odada kendi kendimize dans ederiz. Onunla dans ediyormuş gibi, ellerimiz sevgiliyi sarmış gibi yapıp döneriz odanın içinde. Belki sevgiliyle hiç yapılmamıştır ve yapılmayacaktır o dans ama o an için sizin dansınızdır o.

Bir de sabah olmasın diye uyumak istemediğimiz geceler vardır. Hakikaten de uyumayız ama sabah olacak olan her neyse sabaha kadar sabah olmuş ve olan olmuş gibi hissederiz acıyı. Uyusak kabuslar görmekten korkarız, uyanık kalsak sabahı düşünüp kahrolmaktan korkarız. Böyle gecelerde hep korkarız ve kendimize/korkumuza inat en üzücü şarkıları dinleriz. Dinledikçe acımızı daha da derinleştiririz. Acılar derinleştikçe de tüm şarkılar bize yazılmaya başlar. Her kelimede kendimizi bulur daha sıkarız dişlerimizi. Hayır, yarın onu son göreceğimiz gün olmamalıdır. Fakat öyledir işte. Yarın sonudur onunla ilgili her şeyin; tüm sarılıp uyumaların, onun kokusunun, teninin güzelliğinin, bize bir şeyler anlatırkenki heyecanını izlemenin… Sonudur yarın ve son konuşmayı yapmak için de olsa onu bir kez daha göreceğimize sevinecek kadar umutsuz haldeyizdir. İçimizde koca bir duman bulutuyla kıvranırız yatakta. Nefes almamızı zorlaştırır bulut. Sabah olmasın, diye dualar ederken tanrıya lanet ederiz diğer taraftan.

Ve bu iki paragraftan hangisinin sonra yazıldığı önemli aslında. Hemen hepimiz çok iyi tanırız bu iki duyguyu da. Haksızsam söyleyin.

Romantik şeyler

Gözleri derinleri görüyordu, bizlerin görmediklerini, çok içerileri. Her nefes alışında kızgınlık ve gösterişle içine çekiyordu sigarasının dumanını. Görenler tütün yerine bir şeyleri, hoş olmayan bir şeyleri yaktığını hemen anlayabilirdi. O güzel gözleri nasıl olup da öyle sert bakıyordu dünyaya? Hayret!

Oysa istediği ya da iyi hissettiği zaman hisleri çıkıveriyordu gözlerinden ve karşısındakinin hislerine sarılıyordu. Karşısındakinin hislerini öpüp kokluyordu ve tanıyordu onu. Seviyordu yumuşak yumuşak fakat derin derin. Karşısındakinin tüm sevgi ihtiyacını karşılayacak kadar derin. Gözleri öyle güzel bakıyordu ki, karşısındaki, dünya üzerinde başka hiçbir şeyi görmek istemiyordu. Her şey sıradan geliyordu gözlerinin anlattığı hikayelerden sonra. Sevmenin ne olduğunu bir bakışta anlatan bu kadına sarılmak kadar huzur veren ne olabilirdi ki?

Temmuz 05, 2011

ben bugün bir şiir yazdım. hiç beceremem şiir yazmayı, kötü de oldu zaten ama önemli olan canımın şiir yazmasına neden olacak birinin hayatımda olması. Güzel bir insanın içime kelebekler doldurması. Kelebeklerin kanatlarını tek tek öpmek, onlara güzel şarkılar söylemek istiyorum. Güzel şarkıları kötü de söylesem kelebeklerin kanatları yalasın yanaklarımı içimden çıkıp güneşe kavuşsunlar. İçimde naneler çıksın sonra. Mis kokulu naneler. Sonra onlardan salatalar yapalım güzel suratlı, güzel ruhlu insanla. Bacağıma yaptıracağım balık dövmemi sevip besleyip büyüteyim onu da pişirelim. Kelebekler kafamızın üstünde uçarlarken biz de balığımızı salatamızı yiyelim. Kelebekler her yerdeler zaten bir haftadır; içimde, dışımda... Dengemi bozuyorlar bazen yürüyemiyorum bile. Sonra saati unutturuyorlar, yaptığım işleri aksatıyorlar kafamın içinde tatlı tatlı kanat çırpıp. Onlar kanat çırptıkça ben şen kahkahalar atıyorum ve onlar da seviyorlar kahkahalarımı.

Ne diyordum? Evet, şiir yazdım bugün. Pek de tatlı bir şiir oldu. Sizinle de paylaşayım dedim. Tadını çıkarın:)
Aşk gelip buldu beni
Yok sandımdı oysa ki.
Çiçekler açtı içimde,
Ayça yüzüme gülünce.
Yere göğe sığmadım,
Itırları kokladım.

Çekti beni kendine,
Onun güzel sesine,
Kim sus diyebile.

Severdi o taşı, kuşu,
Elinden gelirdi her işi,
Verirdi sevgisini herkese ama,
İtirazı vardı mime lama,
Yerleşmişti kalbime,
Ortadaydı ne hissettimse,
Ruslara benzerdi kendisi,
Umrumda mıydı nereli?
Mutlu mesut yaşayalım neş'eli.

:)bitti.

Haziran 19, 2011

Vücutlarımız birlikte hareket ediyordu. Gözlerimiz iç içeydi. Kulaklarımızı aynı sesler dolduruyordu. Koskoca dünyada onca insan varken bir elim onun elini tutuyordu. Diğer elimse belindeydi. İncecikti beli. Kolları şekilli ve sesi hafif çatallaşmıştı.

Gülüyordu.

Bazen ağzını açarak gülüyordu ve böyle dişlerini göstererek gülünce içindeki çocuğu gösteriyordu bize. Bir taraftan da ağzının etrafında çizgiler oluşuyor ve o kadar da çocuk değilim, farkına varın diyordu. O gülünce gülümsüyordum ben de elimde olmadan.

Bazense dudaklarını birbirine kenetleyip gülüyordu. Ben böyle anlatınca size anlamsız geliyor belki ama o öyle gülünce ağzından öpüp, elini daha sıkı tutmak ve diğer elimle de onu belinden kendime doğru biraz daha çekmek istiyordum. Kendimi bu istediklerimi yapmamak için ikna etmek hiç öyle kolay olmadı. İkna olmaya çalıştıkça gözlerini de öpmek istedim, ellerini de. Yavaş yavaş orada değilmişim hissine kapıldım.

Seni öpmemek ne kadar zor, dedim. Bana doğru uzandı yanağımdan öptü beni. İlk kez bu kadar yaklaşmıştı. Böylece kokusunu içime çekme fırsatım oldu. Bir anlık sürede içime doldurdum bütün kokusunu. Hepsini bitirmiş olabileceğimden de korktum biraz.

Beni öptüğü zaman saçları alnıma sürüldü. Alnım da ezberledi saçlarını. Kısa ve dağınık saçlarını ara sıra eliyle düzeltiyordu. Bunu yaparken yine öpmek istiyordum onu.

Bacaklarına, omzuna, avuçlarına dokunmak istiyordum. Ben dokunurken ağzını açmadan gülümseyerek bana baksaydı. Cesur olduğunu bakışlarını çekmemesinden anlıyordum. Oysa ben cesur olamamıştım. Belki de öpmeme engel olamam diye korkuyordum. Olabilir.

Haziran 15, 2011

Hep susalım istiyorlar. Onlar bizi yönetsinler. Her şeyi istedikleri gibi yapsınlar, işlerine geldiği gibi. Bizim hayatımıza bile şekil versinler ve biz gık'ımızı çıkarmayalım diye uğraşıyorlar. İşlerimize hiç karışmadan, gözleriniz kulaklarınız kapalı, algılarınız kafeste hiç bilmezmiş gibi oturun siz diyorlar. Onlar amma çok konuşuyorlar. Bize hiç konuşma fırsatı, isyan etme şansı bile tanımıyorlar.

Ne yani bu yüzden kendimizi sevmekten vaz mı geçelim?

Mayıs 27, 2011

Dönüp baktı adam son kez. Çok sevmişti, haksızdı kadın. Adama "Beni hiç sevmedin sen" dediğinde haksızdı. Adam bir şey diyemedi. Sevdiğini gösteremediği gibi kadına haksızlığını da söyleyemedi. Biraz gururdu biraz da korku sessizliğinin sebebi. Kadın gözleri dolu dolu attı kendini arabadan, adam yine bir şey demedi. Kadın bekledi bir şey, en azından "dur!" desin diye. Ardından hiçbir şey söylemese de durdursun istedi fakat adam ne yapacağını bilmez halde, biraz da kızgınlıkla çekti gitti. Bastı gaza ve yoksaydı her şeyi. Hislerini görmezden geldi. "Zaten yeteri kadar derdim var!" dedi belki. Belki inandı bile bu dediğine ama parçaları döküldü yollara. Adamın farketmediği, kadınınsa dönüp bakmaya cesareti olmadığından göremediği parçaların üzerinden arabalar geçti, insanlar yürüdü. Lastiklere, ayakkabılara yapıştı adamın parçaları. Hepsi başka bir yere dağıldı. Kadın korkuyla dönüp yola baktı. Adamın gitmediğini umduğu her halinden belliydi ama adam orada değildi.
Güneş odasına dolunca ne yapsa uyuyamayan, bu yüzden de sabahın erken saatlerinde uyanıp herkes uykusunun neredeyse ortasındayken güne başlayan bir kadın vardı. Gözlerinin ışıltısını gün ışığına borçlu olduğuna inanırdı. Bu gözlerin muhakkak bir sırrı olmalıydı ama bu sırrın gün ışığı olduğu pek inandırıcı değildi bana göre. Yine de bayılırdım gözlerine. Doyamazdım bakmaya. Ah! Şöyle bir salınsa sokakta, benden mutlusu olmazdı. O da severdi beni. Bazen mahallenin kahvesinde çay bile içerdi benimle. Her seferinde ısrar ederdi ısmarlamak için. Ne güzeldi onunla çay ertesi ödeme yarışları.

Sever miydi benim gözlerimi bilemiyorum ama uzun uzun bakardı o da. Saçları düşerdi gözlerinin üzerine, bir de çocuksu güzellikte mimikleri vardı gözlerime bakarken. Yanaklarını alıversem avuçlarıma da öpüversem bebek ağzından diye geçirirdim aklımdan. O da bunu gözlerimden okurdu, eminim bundan. Ben aklımdan ne zaman bunu geçirsem daha bi güzel bakardı. O da isterdi bazen. Şöyle azıcık yakınlaşırdık, gözlerimizi de hiç çekmezdik birbirinden. Yine de hiç öpüşmedik. Öyle gözlerimizde öpüşüyorduk biz.

Mayıs 22, 2011

genşler, ben genç derken e'yi bi acayip çıkaranlardanım ama inanın bana iyi bi insanım. benim tepkisizliğim ve herkese eşit derecede yakın olmamla alakalı çok sık yorum yapılır. pek sevdiğim insanlar onlara değer vermediğim için benle artık görüşmek istemediklerini söylerler.

diğer bir taraftan da benzer yorumlar yapıp ama bakışlarından anlıyorum ben senin beni sevdiğini diyen güzel tipler de vardır. onları çok severim. insanları sevmek için her konuda hemfikir olmayı beklemek ne anlamsızdır değil mi? bence çok saçmadır. çünkü farklı fikirler olmasa ne fikrimiz olabilir ki. mühim olan insanların sizi gerçekten dinlemesi.

SİZİ DİNLEYENLERİ SEVİN. bunu bangır bangır söylemek istiyorum çünkü dinlemek yerine kolaya kaçanları ciddiye aldığımız kadar dinleyenleri almıyoruz gibi hislere kapılıp üzülüyorum. bir kişi ne kötüsün dese günlerce "hay allah ben kötü müyüm acaba? neyim kötü lan benim?" diye kederlenirken güzel laflar edenlerin içtensizliğini düşünecek kadar boktan bir dünyada yaşıyoruz. tatlı insanları, güzel insanları farketmemezlik ederseniz üzülürüm ha. hadi öpüyorum sizi.

eller ne güzeldir, değil mi?

sizin elinizin içinde dolanan minnak soğuk elleri diyorum. ne tatlıdır onlar. o parmak uçları tek tek öpülür sabaha kadar. o parmakların sahibinin saçları sabaha kadar koklanır.

baay.

Mayıs 16, 2011

Festival coşkusunu geride bırakıp, sınav şitreslerine doğru ilerliyorum koşar adım. fekatsa keyifler yerinde, ne de olsa bayağ eğlendik, kudurduk.

sonunda hava ısındı ve minnak etekler şortlar giyildi. bacaklar fora deyip meydanlara çıkıldı. çimlerde güneşlenildi ve renk renk ojeler sürüldü. mor ve ötesi konserinde pembe şortumla ben göbek bile attık. öyle saçma bir haldeydim. lakin ki eğlendim.

hı aman diyim cumartesinin beyaz şarabından içmeyesiniz. başınıza gelebilecek en kötü şey. hiç sarhoş olmamak daha karlı bir iş, benden söylemesi. burnumu kapatıp zorla içtim nalet olasıyı. hafif bi bas dönmesi olmadan coşamıyor insan. ben öyleyim en azından.

neyse şimdi birileriyle cilveleşiyorum. daha fazla yazamayacağım. öptüm.

Mayıs 09, 2011

Mayıs 04, 2011

Saçlarımızı kısa kestirmekten korkmayalım cağnım kadınlar!

Kadınların saçlarının uzun olması gerektiğine bizi bu denli baskılayanların etkisinden kurtulalım artık ve güzel olmak için kafamızda onca saçı taşımak zorunda hissetmeyelim diyorum. Nitekim kısa ve güzel saçlı kadınlar da var. Kısa saçlı olmak erkek gibi olmak mıdır? Hmm diyip düşünmeye başlamışsanız, bir sorum daha var. Ne demektir ki erkek olmak ya da kadın olmak? Cağnım kadınlar, gelin artık bu eziyete bir son verelim el biriğiyle:)

Elbet herkes saçlarını kestirsin, pis saç, e' saç demiyorum. Saçlarıyla keyfi yerinde olanlara değil sözüm. Yalnızca kadın olduğundan saçlarını kısa kestirmekten çekinen insanlara sesleniyorum. Bakın çok güzel kısa saçlı insanlar da var. Seçin, beğenin, kestirin:)







durum budur. hepinizi saçlarınızdan öperim:*

Dalgalı bulutlu bir gün ve ışıklar

Gittim, geldim. Sustum, konuştum. Ne yaptımsa olmadı. İçimdeki heyecan mı taşamadı yoksa ben miydim onu çok gerileten daha da içime doğru bilmiyorum. Ama olması gereken yerde değildi heyecan. Çok aradım ama aradıkça daha mı uzaklaştırdım. Oysa hava da çok güneşliydi ve her yer cıvıl cıvıldı. Aradığım şeyi bulmak için en ideal gündü bile diyebilirim. Yine de bulamadım işte. Saatler ilerledi. Umudumu kaybetmeye başladım. Hava soğudu. Güneş battı, karanlık çöktü. Göz gözü görmez olunca kalın bir şeyler giyip çıktım tekrar dışarı. İçimi de ısıtacak bir şeyler aldım içmek için. Oturdum. Karşımda binlerce ışık, belki milyon tane, bilemiyorum. Ben baktıkça utanıp göz kırpıştırdılar. Elleri ayakları birbirine dolaştı. Kendilerini koyacak bir yer düşündüler, bulamadılar. Işıklar bir kaç saat önceki gibi saçlarıma, gözlerime girmediler. Bu kez çok uzaktaydılar fakat bana tepkiliydiler. Böyle olunca daha çok sevdim onları.

Nisan 15, 2011

derin bir oh çekti kadın önce. oturdu güneşin altındaki banka ayaklarını uzattı. güneş tam gözüne geliyordu. daha özgür hissetti nedense bu yüzden. ne başını eğdi ne yönünü değiştirdi. güneşe doğru oturmaya devam etti. hafif kısılmış gözleri arasında yaşantılarını seyretmeye başladı. ne çok insan ne çok karmaşa gelip geçiyordu. yine de gülümsemeye devam etti. aslında böyle olması da olmaması da ona bağlıydı fakat hep engel olamadığını düşünürdü. insanlara hayır diyemediğinden yakındı uzun zaman. yaşadıklarını izlerken bir an aynı şeyleri tekrar tekrar izlediğini sandı fakat çok geçmeden yerlerin kişilerin değiştiğini, kendinin de aynı hızla değiştiğini gördü. ama gariptir, zaman zaman değişip sonra yine eski haline geliyordu. yine bundan neredeyse 15 yıl önceki genç kadına dönüşüveriyordu. insanlar ortamlar onu zaman zaman şekillendiriyordu apaçık. kendine alaycı bir gülüş attı. ne kolay etkileniyordu insanlardan.

izlemeye devam etti olanları. işler kızışmaya başlıyordu. güneşten rahatsız oldu biraz, sonra tüm bu gördüklerinin geçip gittiğini farkedip rahatladı. artık daha tepkisizdi ama daha üzgündü. insanların da tepkileri küçülmüştü sanki. bakışları sığlaşmıştı. elleri hissizleşmişti. kadına dokunduklarında kalbinin nasıl attığını hissedemiyorlardı ya da sözleri ile hisleri uyuşmadığında bunu gözlerinden anlayamıyorlar ve sözlerine kanıyorlardı. kadının en son istediği şey bu olabilirdi belki o sırada. kadın sarsılmayı mı seviyordu acaba? bunu hiç bilemedi o yaşına kadar fakat farketti ki biraz daha zaman geçince artık hiçbir şey sarsılmaya yetecek kadar etkili değildi artık. zaman çok hızlı geçiyordu, izlemek baş döndürüyordu bazen. güneş batmaya başlayınca onunla birlikte görüntüler de silindi. o sırada bir araba geçti yakınlardan, görüntü tamamen kayboldu. dudaklarını ısırdı şaşkınlıkla. olduğu yerin farkında bile değildi. çantasından çıkarıp aynasına baktı 15 yıl önceki gibi gözükeceğini beklermiş gibi fakat artık 37 yaşında bir kadındı ve kendi kendine gülümseyip kırışıklarını ortaya koyunca bunu bir kez daha farketti.